İstanbul’da Bir Soru: Üçüncü Göz Gerçek midir?
Seheryeli okurlarına özel bu yazımızda “Üçüncü göz gerçek midir” konusunu derinlemesine inceliyoruz.
İstanbul’da yaşarken bazı sorular sadece internette kalmıyor, sokakta yürürken, metroda birinin bakışında, işyerinde çay molasında bile karşına çıkıyor. “Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu da benim için böyle bir şey oldu. Bir sivil toplum kuruluşunda çalışan biri olarak, insanların inançlarını, kaygılarını ve dünyayı algılama biçimlerini çok farklı katmanlarda gözlemleme fırsatım var. Ve şunu net söyleyebilirim: Bu soru sadece mistik bir merak değil, aynı zamanda toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adaletle kesişen derin bir algı meselesi.
Sokakta Duyduğum Bir Cümleyle Başlayan Düşünce
Geçen hafta Kadıköy’de bir vapur iskelesinde beklerken yanımda iki genç konuşuyordu. Biri diğerine, “Üçüncü gözün açılırsa her şeyi görürsün, insanlar aslında düşündüğün gibi değil,” diyordu. Cümle basit ama içindeki anlam katmanları dikkat çekiciydi. Çünkü “her şeyi görmek” iddiası, çoğu zaman gerçeklikten ziyade bir güç hayaliyle ilgiliydi.
Vapur geldiğinde kalabalıkla birlikte içeri girdim. Farklı insanlar, farklı hayatlar, farklı görünmez yükler… O an düşündüm: Üçüncü göz gerçek midir sorusu, belki de zaten bizim günlük hayatta birbirimizi “eksiksiz görme” arzumuzun bir yansımasıydı.
Toplu Taşımada Görünmeyeni Görmek İsteği
Metrobüste sabah saatlerinde yolculuk ederken insanlar genellikle sessizdir. Herkesin yüzü yorgun, bakışlar dalgındır. Yanımda oturan orta yaşlı bir kadın telefonunda bir video izliyordu; karşısında ayakta duran genç bir adam kulaklıkla müzik dinliyordu. O an içimden şu geçti: Eğer “üçüncü göz” diye bir şey olsaydı, bu insanların iç dünyasını daha net görüp anlayabilir miydik?
Ama sonra kendi kendime itiraz ettim. Aslında mesele görmek değil, anlamaktı. Toplumsal cinsiyet açısından bakınca, kadınların ve erkeklerin kamusal alanda “görünürlük” deneyimi zaten eşit değil. Kadınlar çoğu zaman fazla görünür, fazla yorumlanır; erkekler ise çoğu zaman duygusal görünmezlik içinde yaşar. “Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu burada bana şunu düşündürdü: Belki de sorun daha çok görmekte değil, nasıl gördüğümüzde.
Görmenin Gücü ve Yanılgısı
Sivil toplumda çalışırken sık sık farklı gruplarla bir araya geliyoruz. Göçmenler, kadın hakları savunucuları, LGBTİ+ bireyler, engelli hakları aktivistleri… Herkesin anlattığı hikâye, “görülme” ile ilgili. Ama bu görülme, mistik bir üçüncü göz değil; politik, toplumsal ve insani bir görünürlük meselesi.
Bir toplantıda Suriyeli bir genç kadın şöyle demişti: “Bizi herkes görüyor ama kimse gerçekten anlamıyor.” Bu cümle zihnime kazındı. Çünkü bu, üçüncü göz arayışının tam karşısında duruyordu: Fazla bakış var ama az anlayış.
Toplumsal Cinsiyet ve “Görme” Deneyimi
İstanbul gibi büyük bir şehirde toplumsal cinsiyet rolleri sokakta bile kendini gösteriyor. Erkeklerin daha özgür hareket ettiği, kadınların ise sürekli çevre kontrolü yaptığı bir düzen içinde yaşıyoruz. Bir kadın arkadaşım gece eve dönerken sürekli telefonla konuşarak yürüdüğünü anlatmıştı; “yalnız olmadığımı göstermek için” diyordu.
Bu deneyimi dinlerken aklıma yine “Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu geldi. Eğer gerçekten böyle bir algı gücü olsaydı, belki de kadınların yaşadığı bu sürekli tetikte olma halini herkes hissedebilirdi. Ama mesele doğaüstü bir algı değil; mesele empati eksikliği.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği çoğu zaman görünmez bir filtre gibi çalışıyor. Erkeklerin deneyimi “varsayılan” kabul edilirken, kadınların deneyimi çoğu zaman “istisna” olarak görülüyor. Üçüncü göz fikri bu yüzden bazı insanlar için çekici: çünkü mevcut algı sınırlarını aşma vaadi taşıyor.
Çeşitlilik: Herkes Aynı Şeyi Görmüyor
Bir diğer önemli boyut ise çeşitlilik. İstanbul’da aynı sokakta yürüyen insanlar bile aslında farklı dünyalarda yaşıyor. Ekonomik durum, göç hikâyeleri, dil, din, kültür… Hepsi algıyı değiştiriyor.
Bir gün Esenler’de saha çalışmasına gitmiştim. Orada yaşayan bir çocuk bana “İstanbul çok büyük ama herkes kendi mahallesinde yaşıyor” demişti. Bu cümle basit görünüyordu ama çok derindi. Çünkü “Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu burada başka bir anlam kazanıyor: Eğer herkes kendi mahallesinin gerçekliğinde yaşıyorsa, tek bir “gerçek görme” mümkün mü?
Çeşitlilik bize şunu öğretiyor: Görmek dediğimiz şey aslında çok katmanlı. Aynı olaya bakan iki kişi bile bambaşka şeyler görebiliyor. Bu yüzden üçüncü göz fikri, bazen birleştirici bir metafor gibi görünse de, bazen de gerçek farklılıkları basitleştiren bir yanılsamaya dönüşebiliyor.
Farklılıkları Anlamaya Çalışırken
Sivil toplumda en çok zorlandığımız konulardan biri de bu. İnsanlara “her şeyi görebilme” vaadi vermiyoruz, ama “birbirini daha iyi anlamayı öğrenme” süreci sunuyoruz. Çünkü gerçek dönüşüm, mistik bir açılma anıyla değil, gündelik temaslarla oluyor.
Bir atölyede engelli bir katılımcı şöyle demişti: “Beni anlamanız için gözlerinizi kapatmanıza gerek yok, sadece acele etmeyin.” Bu cümle, üçüncü göz fikrinden çok daha güçlüydü. Çünkü mesele ekstra bir algı değil, daha dikkatli bir bakıştı.
Sosyal Adalet Perspektifinden Üçüncü Göz
Sosyal adalet kavramı, eşitlikten çok daha fazlasını içeriyor. Sadece herkesin aynı haklara sahip olması değil, aynı zamanda farklı deneyimlerin tanınması anlamına geliyor. Bu bağlamda “Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu, bazen iyi niyetli ama eksik bir arayışa dönüşebiliyor.
Çünkü sosyal adalet, gizli bir güçle her şeyi görmek değil; zaten görünen ama görmezden gelinen şeyleri fark etmektir. Bir kadının gece sokakta yürürken hissettiği korku, bir göçmenin iş ararken yaşadığı dışlanma, bir LGBTİ+ bireyin günlük hayatta karşılaştığı mikro saldırılar… Bunların hepsi zaten görünür ama çoğu zaman bilinçli olarak görmezden gelinir.
Gerçek Görme ile Farkındalık Arasındaki Fark
İstanbul’da bir gün Karaköy’de otururken etrafımdaki insanları izliyordum. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. O an düşündüm: Eğer üçüncü göz diye bir şey olsaydı bile, bu kadar hızlı akan bir şehirde gerçekten “görmeye” zaman kalır mıydı?
Belki de asıl mesele göz sayısı değil, dikkat süresi. Çünkü sosyal adaletin temeli, daha fazla şey görmek değil; gördüğünü inkâr etmemek.
Kendi İçimde Sorguladığım Şey
Bazen kendi kendime şunu soruyorum: Ben gerçekten insanları görüyor muyum, yoksa sadece onlara bakıyor muyum? Sivil toplumda çalışmak bana çok şey öğretti ama en çok da şu gerçeği: Her hikâyeyi anlamak mümkün değil, ama her hikâyeye saygı duymak mümkün.
“Üçüncü göz gerçek midir?” sorusu bu yüzden artık benim için mistik bir soru değil. Daha çok şu soruya dönüştü: “Ben neyi görmüyorum?”
Sonuç Yerine Bir Düşünce Akışı
İstanbul’da yaşarken öğrendiğim en önemli şeylerden biri, gerçekliğin tek katmanlı olmadığı. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet konularında çalışırken her gün yeni bir bakış açısıyla karşılaşıyorum. Ama hiçbir bakış açısı tek başına “tam görme” iddiasında değil.
Belki de üçüncü göz fikrinin çekiciliği, insanın eksik görme gerçeğini kabul etmekte zorlanmasından geliyor. Ama sokakta yürürken, metrobüste otururken, bir toplantıda farklı hikâyeler dinlerken şunu daha net anlıyorum: Görmek bir güç değil, bir sorumluluk.
Ve bu sorumluluk, mistik bir açılmadan değil; günlük hayatta kurulan küçük, ama anlamlı temaslardan doğuyor.
Önerdiğimiz İçerik: Çaydanlıktaki kalın kireç nasıl temizlenir ?
İlgili Makale: Özel okul öğretmenleri kamu görevlisi midir ?